AHMET ÜNAL
arapmitoloji
ARAP MİTOLOJİSİ Araplar Semitik olarak adlandırılmış ve anılmıştır, soyları Nuh peygamberin büyük oğlu Sam peygamber geldiği kabul edilir.
Tapındıkları Tanrılarının sayılarının yüzlerce olduğu tarihçiler ve din bilimcilerince belirtilmekteyse de bu tanrıların Hıristiyanlık ve İslamiyet dönemlerinde birçoğunun unutulmak suretiyle kaybolduğu sanılmaktadır. Bunlardan “46” tanrı hakkında günümüze kadar yansıyan belge ve kalıtlar mevcuttur. Bu tanrılara tapınan toplulukların geçmişteki inanışları günümüzün büyük dinlerinin de temelini oluşturmaktadır. Yahudiliğin 3000, Hıristiyanlığın 2000, İslamiyet’in de 1400 yıllık olduğunu göz önüne aldığımızda bu dinlerin evveli olan geçmişte insanların tanrılarının ve onlara atfettikleri değerler, kutsallıkları öğrendiğimizde günümüz inançlarını kavramak daha da kolaylaşacaktır. Arapların dinleri hakkındaki bilgiler, esas itibariyle Kuzey ve Güney Arabistan
kitabeleri ile arkeolojik verilere dayanmaktadır. Ancak bu belgelerde yer alan malzemeler; inanç esasları, ibadet ve dua gibi temel dinî konularda izahlar getirmekten ziyade, Tanrı ve put adları konusunda bilgi vermektedirler. Arapların dinleri hakkında, kitabeler ve arkeolojik eserlerin yanı sıra Asur, İbrani, Yunan ve Latin kaynakları ile İslam öncesi Arap toplumu hakkında doğrudan bilgi sunan Cahiliye şiiri ve atasözlerinden de istifade etmek mümkündür.
Arap mitolojisinde bugüne kadar ulaşmış bazı tanrı ve tanrıça isimleri vardır. Bunların en tanınan ve Kur-an'da da ismi geçen üç tanesi, zaman zaman Tanrı’nın kızları olarak da anılmış olan el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât‘dır. Sırasıyla Güneş, Venüs ve Ay tanrıçaları olduğunu söylemektedir. Arap mitolojisinde büyük bir çeşitlilik mevcuttu ve çoğu tanrının hangi nesne, kavram veya iş ile bağdaştırıldığı bugün bilinmemektedir. Arapların yüzlerce putları olduğugöz önüne alınırsa, büyük ihtimalle bu putların simgelediği büyük sayıda tanrılar mevcuttu. Fakat o dönemdeki Arapların ve Arap mitolojisi bağlılarının dini yaşamları hakkında fazla bilgi olmayışı, tanrılara tam olarak ne tür görev veya tanımlar atfettiklerini bilmemizi zorlaştırır. Ayrıca, var olan çeşitlilik nedeniyle birçok farklı kabile daha farklı mitolojik gruplar ve tapınımlar oluşturmuştur. Örneğin, Kinâne kabilesinin Ay, Teym kabilesinin ed-deberân ve Kelb kabilesinin Şi’ra yıldızı gibi gök cisimlerine taptığı bildirilmektedir. Bölgedeki dinlerin tanımını İslam din adamları ikiye ayırarak (Kureyş kabilesi bakış açısı ile) adlandırmaktadır. a- ‘’Hums’’ dini denilen ve mevcut dinsel ritüellerin ve inançların ticaretle bütünleştirilmesi amacıyla MS. 4.YY’dan itibaren Kureyş’lilerce şekillendirilen ve Fil vakasından sonra esas yapısına kavuşturulan politeist inanç sistemidir. Diğeri ise b- ‘’Hill’’ dini denilen ve kabilelere göre tarihsel gelişimi içerisinde var olan politeist dinsel inançları tarif etmektedir. Bölgenin bütün pagan/putperest/animist vb. inançları bu çatı altında adlandırılır. Arap mitolojisinin bir de özelliği de Mezopotamya mitolojisiyle devamlılık konumunda olmasıdır. Zaten coğrafi ve tarihi konumları gereği tersi düşünülemez. Sadece Mezopotamya mitolojisi değil, o dönemde çevre bölgelerde yaşayan toplulukların mitolojileri ve inançları da Arap mitolojisiyle büyük oranda etkileşim gösterir. Hicaz bölgesi/Mekke merkezli Arap tanrıları : Arap tarihçileri söz konusu tanrıları, İslam öncesi dönemdeki tanımlamaları ile bizlere aktarmaktadır. Bu tanrılar kişisel tanrılar, kabile tanrıları ve kitlesel tanrılar olarak sınıflandırılmışlar fakat bu sınıflandırmayı yapanlar günümüz toplum biliminden farklı şekilde ele almışlardır. Sonrasındaki İslam tarihçileri ise konuya
kendi özellerinden bakıp bu tanrı figürlerini yerli ve yabancı olarak ele alıp yerlileri basit putlar, yabancıları ise daha gelişmiş putlar olarak değerlendirmişlerdir. Klasik İslam tarih söyleminin aksine politeist inancın varlığının, MS. 2.YY’da yaşamış olduğu düşünülen Amr b.Luhay’dan çok öncesine dayandığı günümüzde bilinmektedir. Mekke’ye politeist inancın Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylencesinin kökeninde, bölge İnsanının o döneme kadar kişisel tanrılara ve ilkel kabile animizmine inanıyor olması nedeniyle, değişimin başladığı döneme binaen tarihlendirmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bölgedeki politeist din inancının Arap ve İslam mitolojisine göre tarihlendirilmesi ise: a) El-Nasb (Çoğulu el-Ensab); Daha çok kişisel tanrı inancı ile birlikte animist, atalar kültü vb. ilkel inanç seviyesindeki dönemi ve o tanrıları adlandırmaktadır. b) El Vesen (Çoğulu el-Evsan); bölgedeki değişik alan ve objelerin aşiret/kabile dinsel inancı çerçevesinde tapınılmaya başlanmasını ve bu kutsal alan ile tanrıları tanımlamaktadır. Kabe kutsal alan kültününde bu dönemde çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir. c) Es-Sanem (Çoğulu el-Esnam); Amr b.Luhay bu dönemde iktidara gelerek MS: 2.YY’da ilk defa Mekke çevresinde bir ticari merkez kurmuştur ve daha gelişmiş bölgeler olan Yemen ve Suriye’den gene daha gelişmiş din ve tanrılar getirmiştir. klasik İslam tarihine göre, burada söz konusu olanın aslında bölgeyi ele geçiren daha gelişmiş kültürel düzeye sahip kabilenin kendi dinsel inancını da beraberinde getirmesi neticesinde diğer ilkel tanrıların ikinci planda kalması, yani bölgesel ilkel kabilelerin kültürel/dinsel asimilasyona uğraması durumudur aslında. İslam öncesi son dönem politeist din inancını da tanımlar. İslam’dan önceki Araplar arasında her ne kadar Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Sabiîlik ve Haniflik gibi farklı dinî inanışlara rastlansa da, en yaygın dinî inanç hiç şüphe yok ki, putperestliktir. Özellikle bedevi dinlerinin esasını oluşturan bu inanç, Samilere has inanışın en eski ve iptidai şeklini temsil eder. Esasında putperestliğin Araplara girişinin sonradan gerçekleştiği, Arapların başlangıçta tek yaratıcının varlığını inkar etmedikleri, ancak zaman içinde heybetinden ürktükleri tek Tanrı’ya yalnızca aracılarla ulaşabileceklerini düşünerek putlar edindikleri, dolayısıyla putperestliğin Araplara girişinin yabancı kaynaklı olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Bu iddia, Mekke halkının esasında Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesiyle tevhid inancı ile tanıştığı. Ancak İbrahim ve oğlu İsmail neslinin, zaman içinde ihtiyaçlarına cevap veremeyen Mekke şehrinden ayrılırken yanlarında Kâbe’den kopardıkları küçük taş parçalarını da götürdükleri ve gittikleri yerlerde kutsal kabul ettikleri bu taşlara tazim göstererek bu inançtan bir uzaklaşma yaşadıkları tezi üzerine dayandırılmıştır. Putperestliğin tabii sonucu olarak Arabistan’da bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı dönemde ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyam tapınağı en tanınmış tapınaklar arasında yer almaktaydı. Arap inanışında ibadetlerin başlıca gayesi, dünyevi bir takım hedeflere ulaşmak olup, ibadet biçimi put evlerinde yapılan dua, secde ve tavafın yanı sıra kurban kesmek ve sadaka vermek şeklinde gerçekleştirilirdi. Genellikle sağlık, zenginlik, zafer ve evlat sahibi olma gibi isteklerin dile getirildiği duaların kabulü için, putlardan yardım ve şefaat talep edilirdi. Arap dini inanışının ana mahalli, hiç şüphe yok ki Kâbe ve çevresidir. Nitekim hac ibadetinin, en yaygın ve düzenli ibadet şekli olduğu bilinmektedir. Savaşın yasak olduğu ve kabileler arası çatışmanın sona erdirildiği hac mevsiminde, her kabile Kâbe’yi tavaf eder; tavaf sırasında kendi putları önüne geldiklerinde de saygıyla eğilip dua eder ve telbiye getirirlerdi. Günahlardan arınmayı sembolize etmek üzere tavaf, umumiyetle çıplak olarak gerçekleştirilirdi. Bir bayram coşkusu içinde algılanan haccın esasını tavaf teşkil etse de, hac ibadeti, Kâbe dışındaki putların yer aldığı bölgedeki diğer tapınakların da ziyaretini kapsardı. Tanrının varlığının izini taşıdığına inanılan ve bu nedenle kutsal sayılan tapınaklar dahilinde hiçbir canlı varlık yok edilemezdi. Bu bakımdan bu gibi mekanlar, kabile taassubunun hışmına uğramış ve can güvenliğinden endişe edenler için ideal bir sığınaktı. Söz konusu tapınaklardaki Tanrılara muhtelif armağanlar ve güzel kokular sunan, adaklar adayıp hayvanlar kurban eden Arapların, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi oruç tuttukları, keza çocuklarını sünnet ettirdikleri bilinmektedir. Gusül ve ölülerin yıkanıp kefenlenmesi gibi uygulamaların da var olduğu bilinse de, yaygınlık dereceleri hakkında net bir kanaat yoktur. Önemli işlerinin halli konusunda putlardan yardım dileyen, onlar önünde çektikleri fal okları ile problemlerine çözüm arayan ve bütün bunları dinî bir vecibe haline getiren Araplar, kuşların uçuşuna, ya da hayvanların yönüne bakarak kehanette bulunurlar; nazardan korunmak için de muska ve tılsımlara başvururlardı. Eşyalarının yanı sıra çanak çömlekle gömülen ölüleri için de adakta bulunurlar; mezarlarına da heykel veya taşlar dikerlerdi. Taşlara gösterilen bu tazimin tapınma şeklini alışı, Mekke ve Kâbe’nin Huzaa
kabilesinin hakimiyeti altına girdiği miladi üçüncü asra tekabül etmektedir. Rivayete göre, bu kabilenin liderlerinden Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam’dan aldığı Hübel adlı putu Mekke’ye getirerek Kâbe’nin avlusuna dikmiş ve halkı buna tapınmaya davet etmiştir. Yarımadaya bu şekilde giren puta tapıcılık, zaman içinde yaygınlaşmış ve çok geçmeden de yarımada halkının hakim inancı haline gelmiştir. Kâbe’ye getirilen put sayısı zamanla büyük artış göstermiş; öyle ki her kabilenin, hatta her ailenin kendisine ait bir putu olmuştur. İslam’ın bölgede ortaya çıktığı dönemde Kâbe’deki put sayısının 360’a ulaştığı bilinmektedir. Bunlar içinde en meşhurları Hübel, İsaf ve Naile, Ved ve Hicaz’da “Allah’ın kızları” sayılan üç ilahe Lat, Menat ve Uzza’dır.
Lât, Uzza ve Menat onların taptıkları putlardandı. Onun için bu putlarla, Abdullât, Abdul Uzza ve Abdul’l Menat diye isimler vermişlerdi. Hatta “Bismillâti ve’l- Uzza” sözünü yemin ifadesi olarak kullanırlardı. Ebu Ubeyde gibi bazı âlimler, bunların taştan putlar olup, Ka’be’nin içinde bulunduklarını söylemişlerse de, başka mekânlarda kurulan hususî put hanelerde de putların bulunduklarını gösteren nakillere rastlanmaktadır. Ka’be içinde Hübel gibi diğer putların bulunması sebebiyle, yukarıda isimleri sayılan putların hususi hanelerde bulunan putlar olması gerekir. Lât için Tâif’te, Uzza için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer mekânın olduğu bilinmektedir. İbrahim öncesi ve döneminden bu yana Irak, Suriye Ebla, Palmira, Yemen’de Ma’rib, Sümer’den Arabistan yarımadasına, Umman’a kadar birçok yerde yapılan arkeolojik kazılar ve mağaralarda bulunan tablet ve papirüs belgelerin günümüz dillerine çevrilmesiyle elde edilen ve 6000 yıla kadar geriye giden bilgilere göre tespit edilen Arap tanrılarının sayısı oldukça fazladır. İslam Öncesi Güney Arabistan (Yemen) Tanrıları; 1. Aştar, istar, istarté, inanna 2. Şems, Samas 3. Rub, Hubb 4. El Mukah (llmukah), 5. Wadd 6. Amm, 7. Anbay (Sözcü) 8. Havkem, 9. Ta’lib, 10. Sum’ay, 11. Dü Semavi (Cennetin Bir’i, Göksel Bir, İlahi Bir), Vahid, Vuhud Yemen, Hicaz ve Kuzey Arapları; 1. Abgal 2. Adat, Addat 3. Aglibol, Elyibol 4. Ashtarthé 5. Assaf ve Naile 6. Athargatis 7. Atharsemain 8. Auf 9. Av’al 10. Beelşamen 11. Bel, Ba’al, Bel- Şamin 12. Bes, 13. Cedd 14. Dul Halasa 15. Düşara- Düşares 16. Dü Semavi, Vahid 17. El İlah, El iluh, El Aloha, 18. Hevl 19. İştar-Athar 20. El Kays 21. (Şay) El Kaum 22. Kuzah 23. Melekbel 24. Menat 25. Menaf 26. El Malik 27. Mot 28. Nabu,Nebo, Nebi 29. Nasr 30. Nergal, 31. Nuha, 32. Orotalt 33. Rub 34. Ruda 35. Şems- Samaş 36. Sin-Nanna-Suen 37. Süva 38. At Süreyya (Ülker burcu-Pleiades-Sirius) 39. Uzza 40. El Ukaysir 41. Wadd 42. Yam 43. Ye’ük 44. Yegüs 45. Yaribol-Melekbel 46. Zilhicce Halasa Arap Mitolojisi Bölüm 1 Tıklayın |
Bugün 29 ziyaretçi (182 klik) kişi buradaydı.